14 Temmuz 2010 Çarşamba

19 Haziran 2010 Cumartesi

Bir An Ki Ansızın Geldi!

Şimdi yazalım bir kaç satır bakalım buraya. Neler yazacağım ben de bilmiyorum. Işıktan vs. bahsetsem, hayallerimden ve yaşanmışlıklardan veya düş kırıklıklarından bahsetsem bana yakışmayacak! En iyisi MUTLULUK'dan sözetmek!
İstersen mutluluğu,süzülür gelir sanaİstemezsen eğer kayar gider ellerinden başka bir ele!

15 Haziran 2010 Salı

Anam, Sensiz Yapamıyorum Ben!

Kaybolup gitmek,kimsenin bana ulaşamayacağı bir ıssız adaya, veya bir dağ başına gitmek ve yoksulluk içinde yaşamak, yoksullukla mücadele etmek ve eziyet çekmek, varlıkla yoksunluğu bir arada duyumsamak, özüme dönmek, başka bir yıldız olmak, hatta yıldızsız bir yıldız olmak istiyorum ben. İçimdeki hüzünden kurtulamıyorum, neden?Neden hep bir sızı var yüreğimde, gülerken aslında ağladığımı niye saklıyorum ben, neşeliyken neşesizim aslında, üzgünsem de mutlu muyum aslında? Neden, niçin böyle hayat? Hiç bilemiyorum, tek bildiğim artık ruhumda beni rahatsız eden dalga boyları. Gidin benden uzağa, beni rahat bırakın, yeter ya, bıktım, usandım sizden ben! Mutluluk bir kendini kandırmaxcadan başka ne? kendini avutmaktan öte bir şey değil.Bazen canım ister mutluluk rolü oynarım bazen de canım istemez, karamsarı oynarım o zaman. Bunun bir ortası yok mu? soruyorum size şimdi?


Eksik bir yarım var benim, biliyorum. Onu arıyorum, ben olmak için ona ihtiyacım var! Anam! bu sensin! Seni arıyorum ben, her zaman için, yüreğimdeki sızı sensizlikten, kalbimdeki boşluk sensizlikten!Mozart'ı sevmem sensizlikten. Hatırlıyorum da ben bir lokma çocukken bile klasik batı müziği dinlerdim ve sen bana kızardın! Keşke yine kızsan anam, olsan da yanımda. Dinlemem ben o zaman.Ah! Eğer bir gün canıma kıyarsam bu da sensizlikten!Artık yeter, dayanamıyorum ben sensizliğe anam!Geliyor olsam da senin yaşına, ben halen senin çocuğunum anam! Sana ihtiyacım var. Beni sarıp sarmalamana, koluma saatler yapmana, beni sevmene ihtiyacım var.Senin öğütlerine, nasihatlerine, ana sözüne ihtiyacım var benim!bana kıymalı ekmek ayırmana, kızım sever diye nar almana, elma almana, ben süsleneyim diye alıp getirdiğin kırmızı ruja, bana aldığın ojeye, beni düşünmene ihtiyacım var anam!bana aldığın kumaşlara, kızımla giyeriz diye alıp giyemediğimiz ve şimdi sandıkta duran ikiz pijamalıkları seninle giymeye ihtiyacım var anam. Yaa, sözün özü sensiz olamıyorum anam! Dayanamayacağım artık polyannacılık oynamaya.Köklerim seninle toprak oldu anam. Beni köksüz ve kimsesiz, sahipsiz bırakıp gittin anam! saçımın bir teline kıyamazken nasıl bıraktın beni ortada anam. Senden sonra hiç kolay olmadı yaşam bana. Zulüm gördüğümü söylemedim hiç sana. kapıya konduğumu da.Evin anahtarının değiştirildiğini de. Zorla evlendirilmek istendiğimi de söylemedim sana. Ama artık şimdi söylüyorum işte. Onların dediklerini yapmadım ve kendi istediğim biri ile evlendim anam. Ama mutlu olmadım. Olamadım hiç.Seni dinleyip onunla da evlenmemeliydim anam. Şimdi artık ayrılmak zor. Çocuk var. Onu anasız babasız nasıl bırakayım. O yuvasında büyüsün istiyorum. Bizim kanatlarımızla uçsun istiyorum.

30 Mayıs 2010 Pazar

Sade Hazırlık

SKadınların ne süslenmesi ne de aynaya bakması hiç bitmez. Ben de bunlardan birisi olarak bu gün ikindi saatlerini ayna karşısında akşamki gideceğim konser için hazırlanarak geçirdim.Ben sonucu beğendim.Bunun için de çok çaba sarfetmem gerekmedi. Tanrının bana verdiği her şey için minnettarım. Seni çok seviyorum Allahım!

27 Mayıs 2010 Perşembe

Kırmızının Çekimi

 Kırmızı güçlü bir enerjiyi simgeler. Dik başlı insanların, sinirli kişilerin rengidir.
Bense bana yakıştığını düşünürüm hep bu rengin. Yüzüme kan geldiğini, can geldiğini hissederim sanki. Kıyafetin ruh halimize yansımasındandır bu tabi. Yoksa damarlarımızda dolaşan kanın arttığı veya azaldığı olamaz  kırmızı bir şey giymeyle. Algılama tamamen.

20 Mayıs 2010 Perşembe

İyot Kokusu Memleket Havası İstiyorum

            Yeni bir sayfa açmak mı? Hayır, yaşayan kişi bensem yeni bir sayfa olmaz ama yeni bir başlangıç da olmaz hiç.Devam eder yaşamım mahpushanemde.  Kurtulmak için ne yapmalı bilmem hiç. Neleri yapamadığımı listeleyeceğim bir gün ve buradan neler yapmam gerektiğine ulaşmış olcağım. Bunun için şimdi güç biriktiriyorum. Pazularımı, karın ve bacak kaslarımı güçlendirdikten sonra sıra gelecek beynime. İşte onu nasıl güçlendireceğim, bilmiyorum. Bazı sözlere göre ceviz, badem iyi geliyormuş. Benim bu kış yediğim cevizler on onbeş kiloyu buldu. Değişen bir şey olmadı bende. Güçlenme filan yok yani.
             Ah! Acaba bir memleket havası koklasam, İstanbul veya Samsun'un iyotlu yosun kokan havasını solusam bir faydası olur mu? Olur elbet, bilirim önceki yaşadıklarımdan. Eminönü'nün kalabalığına karışsam yine, Mahmutpaşa'nın insan seline katılsam, Sultanahmet'te turistlerle gezinsem, tramvaya itiş tepiş binsem, Karaköy'de balık ekmek yesem, seyyar satıcılara baksam, Sarayburnu Gazinosu'nda oturup boğazı seyretsem sonra buradan Gülhane Parkı'na girip yürüsem ve Sultanahmet'te kendimi bulsam. İyi olur benim beynim, mutlu olur bilirim. Biraz da para harcasam. Ohh! değmeyin keyfime o zaman. Para harcamak kadar bana iyi gelen bir şey olamaz. Meral, Türkiş ve Süreyya bilirler. Canım sıkıldığında Beylikdüzü Alışveriş Merkezi'nde veya Eminönü'nde alırdım soluğu ve bir kaç kuruş harcayınca da kendimi daha iyi hissederdim. aldıklarım zihnimin bulanıklığının dağılmasına neden olur ve ben kendimi daha iyi hissederdim.

18 Mayıs 2010 Salı

Gece

Bu gece, gecesiz gece
El ettim size, gelin bize
----------------------
Ben bu derdi çeke çeke
Sildim yasını yasını
----------------------

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Bakalım Neler Yaşanacak Bu Gün!

Canan değil can bilirim seni ben.
Gece gündüz şu sinemde döğünen
Ne kömürdür  ne ürehtir
Sen sen sen a gülüm sen sen sen
Azeri türkü söylenirken ben de buraya geçirdim sözlerini. Benimle bir ilgisi yok, yanlış anlaşılma olmasın lütfen.
Evet, biraz sonra hazırlanmaya başlıyorum ve çıkıyorum, bankaya gitmek için. Bakalım neler yaşanacak bu gün.

16 Mayıs 2010 Pazar

Anlat Bir Bir

Yazmak,yazmak, bana hi,ç bir şey bu kadar iyi gelmiyor, biliyorum.Okumayı biraz aksattığımdan beri yazmaya ağırlık verdim. Ben arabada, gemide, trende, uçakta okuyabilirim ve bana bu rahatsızlık vermez. eskiden, lise çağımda Adapazarında okula giderken, Tosya yolu daha yapılmamışken yolum 16 saat sürerdi.Maalesef o zaman okuyamazdım, araba tutardı beni.Otobüslerde çok sigara içilmesi de buna etkendi tabi. Sigara kokusu ne kadar iğrenç olurdu. Benzin kokusuna bile dayanamıyordum. Şimdi yine benzin kokusundan rahatsız oluyorum ama o kadar değil.
    Sonra nasıl oldu ise araba tutmaktan vazgeçti ve ben etkilenmiyorum artık. Çocukluk ve gençlik dönemine göre daha sık ve uzun yolculuklar yapmak arabaya alıştırdı beni sanırım. Sonra ben de öğrendim araba kullanmayı ve işe arabam ile gidip gelmeye başladım. Hatta canım sıkıldığında arabayı alıp çıkardım, canımın istediği kadar sürer gelirdim. Şimdi ise elimi bile sürmüyorum. Nasıl her şey değişmiş baksanıza. Araba yarışı yaptığım, kıvrak manevralarla dönüş yaptığım Çanakkale yolu dile gel de konuş, senin yollarında ne zevkle araba sürmüş, denizine ne zevkle bakmış, buğday ve diğer bitkilerinin otlarının çamlarının kokusunu nasıl içime çektiğimi anlat bir bir.
 

Öylece, Sesizce Gitmek mi İstemiştin Sevincim?

Öylece çıkıp gitmek, kendini sesizliğe gömebilmeyi ben de çok isterdim. Ama bunu yapacak kadar güçlü bir kalbim, inad bir yapım yok maalesef. Maalesef diyorum çünkü böyle olmak istemiyorum ben.Mutluluklar aniden geldiği gibi aniden de çekip gidiveriyorlar hayatınızdan, ardında kırık ve üzgün bir kalp bırakarak.Bazen acılar iyi geliyor insana, sizi pişirip olgunlaştırıyorlar ya da beni öyle yapıyor, sizi bilmem, siz bilirsiniz kendinizi.
Evet telefonları kapatmayı, internette kendini gizlemeyi yapardım yapmasına ama bunları yapacak kimsem yok ki benim. Yok, hiç hemde.Olduğunu sanıyordum, meğersem aldatılmışım, şimdi öğrendim bunu. Ne güzel, hiç değilse halen öğrenmeye devam ediyorum, bu da geliştiğimin bir göstergesi. Senden sonraki kişi daha donanımlı birisi görecek karşısında demek ki. Bu iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi? Bilmem ki hangisidir. Tek bildiğim şey üzüldüğüm ve kırıldığımdır.
Evet, "düşünüyorum o halde varım" sözünü "acı çekiyorum, o halde varım" olarak değiştiriyorum.
Mutluluk neydi, gerçekte ne sahiden mutluluk? Kendini bir nevi avutma, kandırma mutluluk, yani mutlu olmaya karar verirsin ve öyle olduğunu beynine empoze edersin, o da buna inanır. Aslında mutluluk diye sandığımız şey sanal alemden başka bir şey değildir. Sanal alemdeki arkadaşlıklar gibidir. Arkadaşın olduğunu sanırsın ama ihtiyaç halinde hiç kimseyi bulamazsın yanında o alemden. Mutlu olduğunu sanırsın ama üzüntülü anında mutluluğun zerresi bile okunmaz yanında.Öylece, sessizce, sana elveda bile demeden, bir açıklama yapmadan gitmiştir mutluluğun ellerinin arasından. Sen kala kalırsın ardından, yeni bir acıya daha dayanamayacak kadar hassaslaşmışsındır, üzülmüşsündür ama hayatına hiç bir şey olmamış gibi kaldığın yerden devam etme kararı alırsın ve bu seni biraz rahatlatır.
19 Nisan tarihinde yazdığım bu yazıyı şimdi tekrar yayınlıyorum.Yazıma ilave etmeye devam edeyim bu gün 19 Haziran Evlilik Yıldönümümüz. Ve aynı zamanda dargınlık günümüz de . Her zaman bu kural işler ve bu gün de işledi yine. Ne tuhaf, tarih tekerrür etti yine!

Sessizliğin ve Kimsesizliğin İçinde

Annemden mi babamdan mı aldığımı bilmediğim bu duygusal yanımdan sıkıldım, yeter ya. Durmadan ağlamaktan beter oldu gözlerim. Bu gün öyle sıcak ve üzücü bir gündü ki.Evde de kırıcı bir hava var yine.Beyimize laf söylenmiyor maalesef. Salona özel eşyalarını koyup dağıttığı için kaldırmasını söyleyince tahammül gösteremedi, en iyisi konuşmamız olduğunu söyleyerek eşyalarını kaldırdı.Konuşmadığımız süre içinde ders almamışsın gibi bir şey söyledi. Ne dersi alacaksam artık bilmiyorum. Kendisi küsüp kendisi barıştı şimdi yine kendisi küstü. İşte benim derdim de bu. Durmadan aynı şeyleri yaşamaktan bana da fenalıklar geldi. dengem bozuldu adeta. yeter ya, bu evlilik işi çocu işi değil ki. Sorun konuşulmadıkça böyle uzar, katlanır gider işte. Suratının süngüsü düştü. Karardı iyice, böyle olduğunda korkunç korkutucu oluyor kendisi. Korkuyorum ben onun bu halinden ama belli etmiyorum ona. Evde temizlik yapıyordum geldiğinde zaten. İşime devam ettim.Yolların bozuk oluşu ve civarda yapılan inşaatlardan gelen toz toprak evi bir günde toz içinde bırakıyor bu sene. Kışın iyiydi ama etraf kuruyunca bütün toz ayağa kalktı. Azıcık kapı pencere açsak evin içine yağmur gibi yağıyor tozlar. Oturma odası hariç her yeri sildim. Çamaşır da yıkanıyor bir taraftan. Bazı evraklarımı düzenledim.Notlarımı tek bir defterde birleştirdim. Evet, gerçekten ben ve eşim bir dargın bir barışık nereye kadar gideceğimizi merak ediyorum.Birimizden biri noktayı koyacak onu da zaman gösterecek sanıyorum. Bu nokta ya yakın bir zamanda aniden konacak yada bir müddet sonra olağan halde konacak.
Selin İpeklerle Gordiona'a gitti, biraz önce geldiler ama içeri girmediler, dışarda oynayacaklarmış. Saat 20.00 de evde ol, banyo yapacaksın dedim ama bakalım kaçta gelecek bu akşam.
Günlüğüm, işte ahvalim budur, bunları asıl günlük sayfama yazmadım çünkü arkadaşlarımın bilmesini istemiyorum. Nasılsa seni burada benden başka bilen yok, sen bu sayfada ol diye buraya yazdım.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Zincirlere Dolanmak

Kıramamak, her hareketinde daha da dolaşmak zincirlere, dayanılır gibi değil bu! Kendimde o gücü bulamamak, yapayalnızlığım içinde yuvarlanmak, satırlarımı yazarken gözlerimin yaşla dolmasını engelleyememek, kendim olamamak benim sıkıntım.Belki, belki diyorum, annem hayatımda olsaydı, yaşasaydı yani, ben olmama yardım ederdi, hem de ta başından, o hiç bir zaman başka bir ben olmamı istemezdi, biliyorum. O hep kendine güvenen, başını dik tutan, baş kaldırmasını bilen bir evlat isterdi, bana hayatının yettiğince bunları empoze etmeye çalışmıştı. Ama çok erken kaybetmenin derin acısı halen içimdeyken, anamın istediğini yapamıyor olmanın da içimdeki hüznü daha da artırdığını söyleyebilirim. 
Anamla dertleşir gibi, sohbet eder gibi sakınmasızca yazıyorum yazılarımı. Bu beni rahatlatıyor, içimde şişen, bana sıkıntı veren üzüntümü biraz olsun alıyor. Ana, ana, her zaman için ana! Ölünceye kadar ana, öldükten sonra dahi ana!Ana gibi yar olmaz!Vatan gibi diyar olmazmış!
Her yer bana yabancı, herkes yabancı, ben bile yabancı geliyorum kendime. Oturduğum bu şehir, boğuyor, sıkıyor sanki boğazımı, üstüme üstüme geliyor bütün her şeyi. En güzel yeri bile bana ne kadar çirkin ve anlamsız geliyor. Her şeyi kötü buranın, tahammülüm kalmadı burada yaşamaya.
Düngece  zincirlerim hatırlatıldı tarafıma, ben zaten hiç unutmuyorken bir de hatırlatılmasına dayanamadım daha fazla. Telefona cevap verilmemiş, nerede imişim. Yürüyüş yaptım, sonra da banyoda idim dedim. İsteseydin nerede olduğumu öğrenmeyi, cep telefonum banyoda, dolabın üzerinde idi, arayıp sorsaydın dedim. Evden dışarıya çıkamam, çünkü ben bir esir hayatı yaşıyorum, hatta yaşamaya da hakkım yok sanırım da nasılsa yaşıyorum işte. Bir bilse bu sözleri ile beni ne kadar ittiğini acaba bir daha söyler miydi? Söylerdi sanırım, bu şekilde ince hassasiyetleri yoktur kendisinin hiç, hastalıklı düşüncesi kafasındayken, şizofren duyguları iş başında iken olamaz da zaten.
Zincirlerimi kırmam için gereken tek güç para sanırım. Paran varsa güçlüsün, herkes senin emrinde o zaman. Paran azsa paran kadarsın işte,zincirlerini ayağını sürüye sürüye taşırsın benim gibi her yere. 

6 Mayıs 2010 Perşembe

Kendini Beğenmek

Sevgiyle geldim buraya, dayanılmaz duygulara dayanarak geldim. belki en güç olanı da bu. Dayanmak! Bunu başarırısak Nirvana'ya ulaşırız sanırım.Bazı insanlarda öyle bir sabır varki, o sabırdan bende de olmasını çok isterdim doğrusu. Ben sabrı sabırsızlılla öğreniyorum. İstek var, heves var ama sabır az, bakın yok demiyorum, az diyorum.
Hayatta başarıya bizi ne götürüyor biliyor musunuz? Bilgili olmak, bir konu üzerinde ısrarcı olmak, yılmamak ve sabır etmesini bilmek! Eğer bunlar sizde varsa siz fevkalede bir insansınız! Süpersiniz!
Ben de sabır hariç diğerleri var o nedenle süper değilim, fevkalede değilim ama en azından neyim var neyim yok biliyorum ve farkındayım kendimin. Ne olup olmadığımın. Kararsızlık çekerken birden karar verebilirm ve asla bundan vazgeçmem. Hatalı olsa, zararlı olsa bile karar verdiğimden dolayı memnunluk duyarım. Bir nevi kendini beğenme yani.
Körü körüne kendimi beğensem ne olacak ki! Müthiş bir ticari zekam var, ticaret hayatına atılabildim mi? Hayır!
Müthiş bir idareci yeteneğim var, bir yerde idareci statüsü aldım mı, hayır, hep kaçtım bilakis, uğraşamam ben diyerek.
Çok iyi organizatörlük yaparım, en ince detaya kadar planlarım, bir yerde bu tür bir görev istedim mi? Hayır!
O zaman kendimi beğenmiyorum bundan sonra.Bu kadar iyi ve geçerli özellikleri gömmüşüm, sonra da ben şöyleyim, böyleyim, geç bunları canım , geç. Sen hiç bir şey değilsin artık. Bir şeyler olmayı istiyorsan yazmayı öğren, yaz, bundan sonra da bununla öğünürsün hiç olmazsa boş vakitlerinde!
İşte iğneyi kendime batırdım ve özeleştirimi yaptım. Askeri Hastahanede görev yaptığım dönemde en kıdemli hemşire olmam nedeni ile Başhemşire olacağımı söylediklerinde itiraz etmiştim! Sırf yapamayacağımdan değil, benim buaraya yeni gelmem, Sağlık Bakanlığından geçmem nedeni ile diğerlerinin problem çıkaracağını düşünmemden dolayı istememiştim. Ama sonra kabul ettim ve Hastane idaresi Başhemşire nasıl olmalı ve oluyormuş gördüler. Askerlerin yattığı yatakların mitillerine varıncaya kadar kontrol edip, yatak kılıflarını, kirli yatakları yıkattırıp, Hastanennin terzisini Bölük Astsubayı ile görüşerek bakım ve onarım işlerinde çabuklaştırdığımı, çocukların üzerinde düğmeleri eksik, yırtılmış, sökülmüş pijama takımlarının artık bakım ve onarımdan geçerek en iyi şekilde kullanıma hazır hale getirdiğimi hiç mütevazılık göstermeden söylemeliyim. Başhekim o zaman Binbaşı idi, Erdem Bey!
Kendisi bir gün:
-Size bir şey itiraf edeceğim, dedi. Hiç bu kadar  rahat ettiğimi hatırlamıyorum,sizin sayenizde ne kadar rahat ettim yahu. Diğer Başhemşireler beni meğer ne kadar yoruyorlarmış. Siz bana hiç sorun getirmediniz, kendiniz hallettiniz. Teşekkür ederim gerçekten, diye konuşması beni çok mutlu etmişti.kendisi ile daha sonra Gümüşsuyu Askeri Hastanesinde karşılaştım. Burada Başhekim olarak bulunuyordu. Ben de erkek kardeşimi sağlık raporu için buraya getirdiğimde Erdem Beyin adını görünce yanına gidip merhabalaşmıştım. Gümüşsuyu Askeri Hastanesinin çok güzel bir iç bahçesi vardır. Öğlen arası askeri personel burada oturur, sohbet edeerler.
Ben askeri hastanede çalışmayı bir sebepten ötürü sevemedim:
Sık sık mesaiye kalıyorduk. Tugay Komutanı geldi, mesaiye kal,Ordu Komutanı geldi, mesaiye kal, gözüm korktu, tekrar Sağlık Bakanlığına geçtim. Ama daha sonra başka askeri hastanelerde bu tür bir uygulama yapılmadığını öğrendim. Bu şarka ve benim çalıştığım bu hastaneye hasmış demekki. Bir de Başhekim'e.
Ankara yenimahalle Şentepe Ana Çocuk Sağlığında çalıştığım zaman da sorumlu hemşire izine giderken beni vekaleten görevlendirdiler. Şimdi buradaki doktorlardan hiç birisinin adı aklımda kalmış değil ne yazık ki. Yazamıyorum o yüzden. Nihal abla gelinceye kadar ben o kadar çok değişiklik yapmıştım ki Nihal Abla geldiğinde şok geöçirmişti.
-Nasıl yaptın Emineciğim sen bunları, hiç bir şey demedi mi kızlar diye sormuştu.
-Derler zannetmiştim ama demediler. Sanırım düzenlemedeki düzeni beğendiler. Haksızlık olmadığını görünce itiraz etmediler. Bir ay içinde ben yepyeni bir sistem oturtmuştum Ana Çocuk sağlığında.Ayrıca 3 yıldır yapılmayan okul aşılarının da yapılması bana denk gelmişti. 5500 öğrencinin aşı planlaması, personel ve aşı alımı, planlaması tarafımdan kusursuz bir şekilde yapılmıştır. Bu aşılara verem aşısı testini de eklemeliyiz, testi yapıp, sonra da değerlendirmeye gidiliyor. Yani bir okula iki defa ekip çıkartıyoruz. Kapatıyorum konuyu, çok uzun bir yazı olacak, yazacak çok şey var. Ama ben bende olanların birazını insanlara ve çalışma hayatıma yansıttım. Yansıtacağım daha çok şeylerim var. Bundan eminim.  

4 Mayıs 2010 Salı

Bilmem ki Neyi Düşünüyordum, Çağırıyordum?

Ne kadar, ne kadar boşluktayım, öylece yatmak ve uyumak, hiç bir şey düşünmeden, yorgunluk, ev, çocuk, iş ve kendimi düşünmeden, boş olmak için uyumak istiyorum. Unutmak kendimi, düşüncelerimi, uykunun kollarında bulmak istiyorum istediğim hayali, orada onunla kalmak istiyorum, uyanıp dönmek istemeden bu dünyaya. Ben yeniden başka bir ben olarak yaşamak istiyorum. Bunca yaşanmışlıkları yaşanmış saymıyorum ben.
O zaman bilmeden yaşamışım hayatımı, şişmdi bilerek, anlayarak yudum yudum içmek istiyorum hayat suyundan. Yaşam çok şey alıp götürdü benden, bunları biliyorum. Geriye alınması mümkün değil alıp götürdüklerinin. Yakında yine kapımı çalacaktır, son kalanlarımı da alıp götürmek için. Bunun mücadelesi içindeyim, son kalanları kurtarmak istiyorum. Benden bana kalan son şeyler onlarım.

Ne heyacanla açıyorum kollarımı, bana gelmelisin, her zaman, benim olmalısın, ama bakışlarım neden hüzün dolu, bundan niye kurtulamıyorum halen. İçimden gelen bu hüzün beni yedi bitirdi adeta. Onsuz yapamıyorum, yeter seni istemiyorum, artık ben de hüzünlü bakmak istemiyorum dünyaya, sevgiyle, sevinçle, neşeyle, gırgırla bakmak istiyorum. Çünkü ben buyum aslında. Sevinç,neşe, gırgır ve heyacan, macera. Bunlar beni anlatmalı sana. 
İnadına güneş, inadına gün batımı. Çok hatıralarım var seninle güneş. Bilirim pek sevişmeyiz seninle ben. Benim seni sevdiğim gibi sevmezsin sen beni. Bana karşı kırıcı, haşin ve acı davranırsın her zaman. Bütün bunlara ben hep katlandım, sana olan sevgim bitmedi, küsmedim sana, kendimi kapatmadım sana karşı. Ne zaman seni bir deniz üzerinde son halinle görsem, suda yansıyan renklerine baksam hep yeniden aşık oldum ben, bilesin. Bu aşk, sevme gücü bende hep var. Sen iste, ben sana verebilirim. Ama sen bana niçin hep alerji yaptın, anlamadım bunu hiç. Artık seninle birlikte bulunmuyorum işte. Küsmedim ama uzaklaştım sadece, kendi iyiliğim için yani. 
Yüzüme vuran yansımaların bile beni hüzünlendirdi. Çünkü bu ışınların gelecekte yakıcı olacak, o zaman dayanabilir mi bu narin ten sana bilemiyorum.Dayanamaz,dayanmaz artık, pes ettim çoktan, bazen kararlı bazen kararsızım sana karşı, bazen çok iyiyim bazen de kinciyim. Bana yaptıklarını hatırladıkça kızıyorum ama yine de küsmüyorum bak. Kısa kollu giyiyorum, mecburen ışınlarında yürüdüğüm de oluyor, ama bir ara aldığım ve 45 derece sıcaklık yaptığın İstanbul'da kullandığım güneş şemsiyem duruyor halen. Belki de bu yıl kullanırım onu yeniden. Burada yadırganır mı bilmem.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Çılgınca

Ah! İçimde dolaşan çılgınca şeyler! Siz beni deli edeceksiniz, gidin başkalarına, bozmayın rahatımı, ben tembel tembel yaşıyorken birden coştunuz bana doğru. Ne oldu size, ne bu samimiyet, yüzümü yumuşak mı buldunuz ya da beni aptal? Bunu idare ederim ben mi dediniz deli divane duygular . Ben farkındayım bana yaptıklarınızın. Misliyle karşılık vereceğim size. Bakın, sessizce yaşarken bir kıyıda, hiç hesapta yokken sizler iyi değildim tabi. Bunu itiraf edeyim şimdi, sizlerle daha güzelmiş hayat, kabul ediyorum. Ama beni çok zorlamayın ne olur, ben acemisiyim bu duyguların.

Sensizliğin Sevgisi

Bu akşam duygusal takılacağım bakalım. Neler yazabileceğimi ben de çok merak ediyorum.Planlama yapılmıyor ki bu duygusal yazılarda. Bilimsel yazılarda bir plan yaparsın, araştırırsın, veriler toplayıp yazarsın sıraya koyup. Ama duygunun sırası yok, olmaz ki, hele de kulağımda hafif Türk Sanat Müziği şarkıları çınlarken ben nasıl yazacağım şimdi.
Kalbimin derinlerinde, bir yerlerde bir kıpırtı var sana doğru, bunu hissediyorum.Of, radyoyu kapattım, konsantrasyonumu bozuyordu doğrusu. Şimdi adını sonradan koyacağım yazımla başbaşayım yeniden. Kaldığım yerden devam ediyorum.Sevgi ve sevilmek üzerine yazayım en iyisi. Herkesin istediği bir şey sevilmek. Sevgiyi hissetmek. Bazen sevgi sen istemediğin bir zamanda gelir kapını çalar, hazırsan alırsın onu içeriye, hazır değilsen kaçırırsın, bir daha ya gelir kapına ya gelmez. Treni kaçırdıktan sonra peşinden koşsan neye yarar. Giden gitti, kalan sağlar bizimdir misali elindeki ile yetineceksin artık. Bir seven pişman bir de sevilmeyen diye bir söz var, var mıydı gerçekten yoksa şimdi ben mi oluşturdum tam bilemiyorum. Dünyaya geliş amacımız sevgi üzerine inşa edilmiş. Önce annen sever seni sonra sen öğrenirsin onları sevmeyi. Bakın öğrenirsin dedim farkında olmadan, demek ki sevgi öğrenilebilir bir kavram. Ama bazen sevgi volkan gibi fışkırır içinizden, bir yol bulur kendine ve akar deli dolu, çılgıncasına, nereye gittiğinin bir önemi yoktur sevgi için, yeter ki onu alacak, içine akacağı bir yere gitsin.Ama ya gittiği yerde kabul görmezse, ne olcak? Yıkacak bendini coşup gidecek başka bir yere, başka bir sığınağa. Bir enerji sevgi, sevgisiz dünyanın içinde. Akar ordan oraya, burdan şuraya. Sonunda bulur kendisine bir sığınak, sarılır ona.

30 Nisan 2010 Cuma

İçimden Gelenler

Şimdi rastgele bir yazı için oturdum bakalım neler yazacağım. Artık Allah ne verdiyse paylaşacağım sizlerle.Belki anılarımı belki tecrübelerimi, belki de duygularımı,sevinçlerimi,heyacanlarımı. Kimbilir, biraz sonra neler yazacağımı ben de bilmiyorum. Tekerlek ne tarafa dönecek çok merak ediyorum. İçimden gelenleri yazmak beni her zaman memnun eder ama tüm gelenler yazılmaz, pek çoklarımızın yaptığı gibi onları kendimize saklarız. Bazı sevinçler, heyacanlar, üzüntü kaynakları,yaşanmışlıklar içimizde bir yerlerde hapis olurlar. Onların dışarıya çıkması uygun olmaz maalesef, belki utanacağımız, belki de paylaşmak istemediğimiz özel şeylerdir onlar çünkü.Ben de böyle yapacağım ve paylaşmaktan sakınacağım.
İlk heyacanları yazmanın sanırım bir sakıncası olmaz, hemen hepimizin ilk aşkları platonik olmuştur, benim öyle olmuştu. Bakışmanın verdiği hazzı nerede bulduk bir daha. Onun yüzünü görmenin verdiği heyacan! Onun gülümsemesinin hedefi olmanın verdiği sevinç! Geceler boyunca düşünmek, heyacanlara kapılmak ne kadar da güzeldi. Minicik yüreğimle bir kocaman sevgi ve tutku taşımak! Taze bir bahar olarak yeni duygulara alışmak ne kadar da heyacanlı ve güzeldi.Beğeniliyor olmak ne güzeldi. Ne mutluluk verici bir şeydi. Benim ilk aşkım benden bayağı büyüktü. Ben orta sona gidiyordum, kendisi ilkokul öğretmeni imiş. Ama ben kendisine aşık olduktan sonra öğrenmiştim bunu. Daha önce öğrenseydim sanırım duygularımı frenlemek isterdim diye düşünüyorum. Duyunca çok şaşırmıştım öğretmen olduğunu ve irkilmiştim de aynı zamanda.Ne kadar büyük  diye düşündüm.Ama duygularım sanırım daha da büyüktü ve yıllarca okul tatillerinde bakıştık sadece, platonik aşkımla.Kendisi Güneydoğuda bir yerde öğretmenlik yapıyordu. Ara tatillerde ve yaz tatillerinde bakışmanın dışında bir şey olmadı.

27 Nisan 2010 Salı

Bir Ben Vardır Benden İçeri


İçimden bir şey akıp gitti sanki, boş bir çuval gibi oldum bir kaç gündür. Neden böyle oldum bilemiyorum hiç. Öfkem mi azaldı. Beni ben yapan öfkem, hırsımdı. Damarlarımda dolaşan adrenalindi. Şimdi onların gücünden mi yoksun kaldım? Ne oldum?Ben ben olamayacak mıyım? Olacağım elbet, olanlar nasıl olduysa ben de olacağım. Sırça küpümü kırıp dünyaya ben de başımı uzatacağım. Esaretime bir son vereceğim. Bana pahalıya patlasa da. Ben hırçın denizin çocuğuyum, ben haşin bir ananın kızıyım, ben gururlu bir babanın kızıyım,muhtaç olduğum her şey ben farkında olmasam bile damarlarımda mevcut zaten.
Eski ben olma yolunda ilerliyorum, içimde öfke kırıntıları ve kırılmışlıklarımla. Acımdan dolayı bazen uzun oluyor yazılarım, bunu biliyorum. Siz nereden bileceksiniz bunları ki. Sizler başka başka manalar yükleyebilirsiniz sözlerime ama asıl anlamları bendedir o yazıların. Onları ben doğurmuş, ben dünyaya getirmiş olduğumdan ben bilirim nasıl doğduklarını.
Bu bir kendini bulma, yaşadıklarımı sorgulama yolculuğu. Bunu yaparken de sesli düşünmem sanırım bazılarını şaşırttı.Ben kendimle barışık biri olma yolunda adım atarken düşe kalka ilerlemem çok doğal bir süreç. Bu süreçi kendim oluşturup tamamlıyorum. Hiç kimsenin fikrini sormadan, kimseye danışmadan. Daha önce verdiğim pek çok kararda da hep bunu yapmadım mı? İyi ise sefasını sürdüm, kötü ise cefasını çektim. Ama hepsinden de bir ders çıkarmasını bildim.
Bazı arkadaşlaıklar ne kadar güzel, yücedir. Arkadaşın yalancı ise ondan uzak dur, kaç git , ardına bile bakma hiç. Ne kadar sevsende, beğensende sana göre değildir o.
İnsan kendinin arkadaşı ve dostu olabilmeyi başardığında huzurlu olacağından şüphe etmiyorum. Kendini seveceksin, iyi ve kötü yanlarınla sen, sensin çünkü. İstemediğin şeylerin varsa bir çaba gösterip değiştirmeye çalış. Buna gücüm yok diyorsan olduğun gibi kabul et kendini. Seni senden daha iyi kim bilir, kim anlayabilir ki zaten!
Bir ben vardır benden içeri
Bana seni gerek seni

22 Nisan 2010 Perşembe

İçimdeki Ben Olacağım

Sabahleyin buz gibi Ankara rüzgarını karşıma alarak sitede iki turumu müzik dinleyerek ve gökyüzünün soğuk grimsi mavisine bakarak tamamladım.Bu sabah benden başka bir hanım vardı yürüyen ve gayretli bir yürüyüşü vardı doğrusu. Takdir ettim kendisini.
Ben her zaman gibi güvenlik görevlisinin selamından yine nasibimi aldım ve başımla selamına karşılık verdim, geçtim yanından. Spor aletlerinde çalışan bir adam vardı sanıyordum, yakınlaşınca bunun bir bayan olduğunu anladım.
Hatta emin olmak için iki üç defa o tarafa baktım, evet, galiba bayandı.Dün sabah gördüğüm sarışın kız kotlu ve beyaz montlu, elinde kitapları olduğu halde kıvırtarak yürüyüp yanımdan geçti, mi,nibüs durağına gidiyor. Ah gençlik!Ben de öyleydim, yani gençtim, güzeldim ve akıllıydım. Ama şimdi bunların hepsi azalmaya başladı. Akıl dahi azalıyor inanın bana. Sürekli zihni bir şeyle meşgul etmek doğrusu olur. Beyin jimnastiği yani. Tembelliğe alıştırmamak lazım. Öğrenmeye sonsuz açık bir organımız beynimiz. Okulda olduğu zaman gibi şimdi de çok çabuk öğrendiğimi söylemeliyim. Benim için hiç bir zaman zor diye bir ders olmamıştı.Şimdi de Selinle birlikte okuyor ve öğreniyorum yeniden. Derslerdeki tanımların, kavramların isimlerinin değiştiğini hayretle görüyorum, gördüğüm bir şey daha var ki, bilgi kirliliği, bir şeyin özü verilmeye çalışılmadan alt tanımların da aynı anda verilmesi  çocuklarda öğrenmede karışıklığa yol açıyor. Milli Eğitim Bakanlığının Müfredatları sık sık değiştirdiğini bilmekle birlikte kızım okula gidince ne kadar karışmış olduğunu da gördüm.

Yürüyüş bitti ve eve geldim. Zaruri konuşmaların dışında konuşma sesi olmayan eve. Oh! böyle ne güzelmiş yaşamak. Bu da bir nevi özgürlük değil midir? İsteyince konuşuyorsun, istemeyince de susuyorsun, seni bir şey için zorlayan yok, kendinle başbaşa kalıyorsun yani.Kendi dünyanı ön plana koyuyorsun, kendini tanıyorsun, sorguluyorsun, kararlarını gözden geçiriyorsun, artıyı, eksiyi görüp seçimini yapabiliyorsun. Dışardan bir uyaran yok, oh ne rahatlık. Bu senin seçimin. Bunu sen seçiyorsun, daha önce başka şeyleri seçtiğin yada seçmediğin gibi. Ya da seçimlerinden vazgeçtiğin şeyleri de tartıyorsun. Bu öyle kolay ve bildik bir yol değil. Hiç değil. Yeni bir karar aşamasındasın ve bunu kendin yapıyorsun. Bunu sen ve Allah biliyor sadece. Bu yaptığından pişmanlıkların olacaksa eğer bunun sonucuna da kendin katlanacaksın. Bunu göze alacak kadar cesaretin varsa sen bu değişimi gerçekleştirebilirsin ancak.
Atatürk ne demiş: MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR!
Evet, benim muhtaç olduğum güç de içimde, kanımda, zor da olsa onu ortaya çıkarmak, çıkarmaya çalışıyorum ve başaracağıma olan inancımda bir değişiklik yok. Ben bunu yapabilirim, bu değişim istiyorum. Ben; ben olacağım, başkasının beni değil!

21 Nisan 2010 Çarşamba

Yalnızlığın Dayanılmaz Ağırlığı

Bu gün böyle bir yazı yazmak geldi içimden. İnşallah içimdekileri dökebilirm. Bir deneyeyim bakalım nasıl bir şey olacak bu yazı.Yalnızlık üzerine Anadolu'da pek çok atasözü ve özdeyiş olduğunu biliyorum, biliyoruz.Kul; yalnız olmamalıdır. İşte bununla ilgili atasözümüz: Yalnızlık Allah'a mahsustur! 
Evet, gerçekten Allah tektir ve teki sever. Ama kendi şahsında. Kullarını çift yarattğı söylenir. Herkesin bir eşinin olduğu söylenir.Yalnızlıktan söz döndü dolaştı geldi evliliğe. Evlilik müessesindeki eşlerden mi yoksa sosyal hayatımızdaki arkadaşlarımızdan mı söz etsem?İkisini bir yazıda ele almak belki doğru değil ama sadece birini de almayı doğru bulmuyorum açıkcası.
İnsanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşır diye bir atasözümüzde eş ve arkadaşların veya toplumda birlikte yaşayan insanların izlemesi gereken yolun konuşma olduğu vurgulanmaktadır.Bazı insanlar ilişkilerinde susan taraf olmayı, kendini kapatmayı tercih ederken bazıları ise konuşan, açan ve sorgulayıp çözüm üretmek isteyen taraftır. Susan taraf içinse böyle kişiler çekilmez gelir. Çünkü onlar susmayı çözüm olarak öğrenmişlerdir.Konuşmak çözümsüzlüktür. Konuştukça sorunlar yumağı çözülmez bir hal alır sanırlar. Onlar şöyle düşünmektedirler: Susuyorum, sorun yok,çözüm sağlanmıştır.
Karşısındaki ise şöyle düşünmektedir: Bir sorunumuzu bile oturup konuşamadıktan sonra ne anladım ben bu işten! (Evliliği Kastetmektedir)  
Çift kişilik yalnızlıklar yaşanır, ışıkların aydınlattığı, parlak pencerelerinde yaşama dair insan gölgelerinin görüldüğü evlerde. Çift kişilk yalnızlıklar yaşanır, tv, ve radyo sesinin dşarıya taştığı evlerde. Çift kişilik yalnızlıklar yaşanır cıvıldaşan çocuk seslerinin ve koşuşturmacaların olduğu evlerde.
Yalnızlık kurşun gibi ağırlaşır, top gibi yuvarlanır evin içinde her yerde. Ona dokunmadan, değmeden geçmek için eğilir, kıvrılır, bükülürsünüz de yine ona değmeden yapamazsınız. O her yerde sizinledir. Gülerken, ağlarken, tvi izlerken, konuşurken, yazarken ve uyurken, Uyur uyanırsınız aklınıza gelen ilk şeydir yalnızlık topu.Bazen hayatta yalnız kalmanın iyi olduğu anlardaki yalnızlık gibi değildir bu çekilen yalnızlık. Bu başka birşeydir.Sizi yiyip bitiren, sizi üzen, sizi ölüme götürecek olan başka bir şeydir. Belki bir intahara sürükleyecek kadar sizi melankoli haline getiren bir yalnızlıktan söz ediyoruz.Dayanılmaz ağırdır, kurşun gibi çöker omuzlarınıza, ağzınızdan çıkan sözler bile ağırlaşmıştır sanki.Yaşama hevesinizi tüketmiştir.Mutsuzluk yediğiniz ekmek olmuştur. Yalnızlık mutsuzlukla beslenirken siz yalnızlığınızla birlikte eriyip gidersiniz.Tüketir sizi adeta. 
Yalnızlıkla başedebilmek için kişinin içindeki durumunun farkında olması ilk koşulumuz. Sonrasında kendini meşgul edecek, yapmaktan zevk alacağı bir uğraşı edinmesi veya varsa böyle bir uğraşısı buna devam etmesi ve kendini evden dışarı atması sayılabilecek önemli hususlar olmakla birlikte asıl sorun konuşularak çözümlenemezse bu hususların etkisinin sınırlı olacağı aşikardır.
  
Arkadaşlarınızla daha az yalnızlık sendromu yaşarsınız. Onlar size ailenizden daha yakındır ama daha az sorununuz olur. Arkadaşlarınızla alınganlıklar, küskünlükler olsa da sonu hep iyi biter. O nedenle arkadaşlarından dolayı bunalıma giren birini az görmüşüzdür veya görmemişizdir.Ama sevgisinden dolayı bunalıma girenleri burada ele almayacağız. Onları belki bir başka yazımızda yazabiliriz. Platonik aşklardan bahsedebiliriz. İlk aşklardan söz edebiliriz belki.Unutulmayan ilk aşkların heyacanını satırlarımıza taşıyıp canlandırmak gerçekten güzel olabilir.

18 Nisan 2010 Pazar

Gönlümü Kapattım Sana Hoşçakal Bile Demeyeceğim

Evet, artık gönlüm kapalı sana, yollarına bakmayacağım, geldin mi diye camlara çıkmayacağım. Seni gömdüm bir yerlere, kimseye söylemeyeceğim. Sevgi ise sevgi, güzellik ise güzellik ama mutluluğumu sana vermeyeceğim. Sana, mutlu olduğumu söylemeyeceğim, sen san ki ben ızdırap çekmekteyim, sen san ki yolunu gözlemekteyim. Kendine git kendin gibi bir yar bul demeyeceğim. Demeyeceğim o kadar çok şeyim var ki! Sen bunları hiç bir zaman bilemeyeceksin! Ne acı! Belki ömrün boyunca duymak istediklerindi bunlar. Ama artık kaybettin beni ve bunları.Yıllar yılları kovalarken ben hep şen ve esen kalacağım. Yaşlılık nedir, sevgisizlik nedir bilmeyeceğim. Aşıklarım olacak, benim aşık olmadığım, sevenlerim olacak benim sevmediğim, çocuklarım olacak benim çocuklarım olmayan,daha nelerim olacak, kendimi onlara ait hissetmediğim. Katlarım, yatlarım olacak, içlerinde benim olmadığım, senin olmadığın yerlerde gezip dolaşacağım.

28 Mart 2010 Pazar

İçimdeki Hüzün

Her bahar ne oluyor bana? Ağaçlar ve toprak yeni bir yaşama yelken açarken ben niçin hüzüne kucak açıyorum? İçim neden bu kadar eziliyor, yüreğim neden bu kadar acıyor? neden her zamankinden daha fazla kendimi yalnız, yapayalnız hissediyorum acaba? Ana, baba, kardeşler çoktan el olup gitmişler. Yapayalnız kalmışsam hayatta tabi böyle hissedeceğim. Daha bebekken ayrılmışsam köklerimden hep köklerimi arayıp duracağım, hep kendimi evsiz, yersiz, yurtsuz hissedeceğim işte böyle. Bir kaç tane evim, toprağım varken bile bu yoksunluğu içimden hiç atamıyorum işte. Ben kimsesiz bir çocuğum, bana sahiplenecek bir anam, bir babam olsun istiyorum.Kavga edip, kıskançlıklar yaşayacağım kardeşlerim olsun istiyorum. Halalarım, teyzelerim, dayılarım, yeğenlerim, uzak akrabalarım olsun, onların arasında büyüyeyim istiyorum. Ama olmuyor, olamaz ki artık ben zaten büyüdüm. Bunlardan yoksun kaldım. Ah! İçimdeki hüzün işte bundan dolayı siz çok kabarıp geliştiniz, içime sığmaz oldunuz biliyorum. Beni daha fazla sıkıştırmayın, ölmek istemem, hayatta daha ekeceğim, yükleneceğim sıkıntılar, mutluluklar varken, gitmek istemem, istemiyorm, Daha okuyacağım kitaplarım, kuracağım hayallerim var. Daha doğuracağımı düşündüğüm bebeklerim var. hayalimde büyüteceğim. Şimdi, gözyaşlarım niçin süzülüyor yanaklarımdan, burnum neden akıyor  demeyeceğim, çünkü biliyorum nedenlerini. İçim yıkanıyor; ağlarken, ruhum rahatlıyor, kendine dar gelen kalıbına daha iyi yerleşiyor şimdi. Ah hüzün bana bir geldin, bir daha gitmiyorsun hayatımdan, beni bu kadar mı çok sevdin? sevme, bırak beni kimsesizliğime, ezilmişliğime, bırak yuvarlanayım tek başıma, karanlığımda, gün ışığına hasretken ben, niçin bunlar, niçin?
Gurur denen zırhımın arkasından bakıyorum ben dünyaya, postumu deldirmiyorum avcılara, güçsüzken en güçsüz zamanımda, güçlü durmaya çalışıyorum hayatta, hala.Bu da yoruyor, yıpratıyor beni hiç şüphesiz, bunalıma sokuyor olmadık bir şeyi varmış gibi yaşamaktan dolayı. Off, daha fazla yazmayacağım şimdi, gidip elimi yüzümü yıkayıp, kendime geleyim, bana karşı gelen kızıma dahi kendimi anlatamamışken eşime nasıl anlatayım. hayatı yine ve yeniden her zaman seviyorum, yenilmeden, ayakta duracağım. İşte o kadar!Elimi yüzümü yıkadım, geldim, ağlamam da durdu bir mütted sonrasında, sanki bir boşalma oldu beynimide, bir tuhaf rahatlama mı yoksa başka bir şey mi nasıl tarif edeceğimi bilemediğim bir uyuşma içindeyim. Tuhaf bir boşluk duygusu galiba bu hissettiklerim. Şimdi hayata virgül koyduğum yerden başlayayım bakalım, bir evcilik oyunu değil mi zaten, gidip oynayayım rolümü, sıra bende zira.... 

26 Mart 2010 Cuma

Ay Lav Yu Filmi

              25 Mart 2010 Perşembe günü kızımla kararlaştırdığımız üzere Ay lav Yu isimli filmi seyretmeye sinemaya gittik. Durağa biz gelmeden  daha 123 numaralı otobüs bizi geçti, koşarak yetiştik ve Gordion'a gittik. Gordion'da Cine Bonus sinemalarında film seyredeceğiz. Seans 17.45 de başalayackmış. Biletimizi alıp alt kata indik. Burada cep telefonumu aldığımız Elektro World'e uğradım. Arka kapağını açtırmak için. Ben açamamıştım.Ayrıca camın altında gün ışığında tozlar görünüyor.Onu da söyledim. Genç çalışanlar:
- Alalım, servise gönderelim dediler.
Servis kelimesi beni ürküttü birden, ya daha kötü olursa, böyle kalsa daha mı iyi olur diye kafamdan çeşitli düşünceler geçti.
- Şimdi göndermeyelim, ben hattımı diğer telefona aktarayım, bir ara uğrayıp bırakırım, dedim.
              Sonra mağazayı dolaştık. Elektronik aletler almış başını gidiyor Şimdilerde yurdumuzda kullanılmaya başlayan araçlara yol gösteren nevigatörler gördüm. 260 tl. civarındalar. Minicik, 1,5 kilo ağırlığında 1 cigabayt hafızası olan laptoplar var. Fiyatları 500 den başlıyor. Ayrıca bunların hepsinde kamera laptoplara monte edilmiş. Bunlara baktık. Çıkış kapısına yakın büyük bir maket tarzında telefon yerleştirilmiş, Samsung marka. Telefondaki uygulamanın birebir aynısı var. Orada kendin bu menüleri kullanarak telefonu daha yakından tanımış oluyorsun. Orada oyun oynadık Selin'le. Çok eğlendi bacaksız kızım. 
               Tabii film saatinin hızla gelmiş olması nedeni ile bu eğlenceden ayrılıp 3. kata sinemaya çıktık. 4. salona geldik. 2 kişi seyirci var. 2 de biz toplam 4 kişi olduk. Bu kadar az kişiyle filmin de tadı olmuyor yani. Film başladıktan sonra da iki kişi geldi. Başka gelen olmadı. Filmde küfürlü konuşmalara yer verilmiş. Bunlar olmasa film daha güzel olacaktı eminim. Amerikalı bir kızla Güneydoğulu kürt bir oğlanın aşkından ziyade  devlete göndermelerin olduğu bir film. Göndermeleri yumuşatabilmek adına da araya bir aşk macerası koyulmuş. Aziz Nesin hikayelerinde anlatılan Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz türünden bir konu. Hem düşündürücü hem güldürücü. Küfürlerin dışında ben beğendim. Komediyi küfürlü olur diye bir sanıdan sanatçıların uzaklaşması gerekiyor. Çoluk çocukla gidip seyrediyoruz. Bu hiç yakışık almamış.