30 Nisan 2010 Cuma

İçimden Gelenler

Şimdi rastgele bir yazı için oturdum bakalım neler yazacağım. Artık Allah ne verdiyse paylaşacağım sizlerle.Belki anılarımı belki tecrübelerimi, belki de duygularımı,sevinçlerimi,heyacanlarımı. Kimbilir, biraz sonra neler yazacağımı ben de bilmiyorum. Tekerlek ne tarafa dönecek çok merak ediyorum. İçimden gelenleri yazmak beni her zaman memnun eder ama tüm gelenler yazılmaz, pek çoklarımızın yaptığı gibi onları kendimize saklarız. Bazı sevinçler, heyacanlar, üzüntü kaynakları,yaşanmışlıklar içimizde bir yerlerde hapis olurlar. Onların dışarıya çıkması uygun olmaz maalesef, belki utanacağımız, belki de paylaşmak istemediğimiz özel şeylerdir onlar çünkü.Ben de böyle yapacağım ve paylaşmaktan sakınacağım.
İlk heyacanları yazmanın sanırım bir sakıncası olmaz, hemen hepimizin ilk aşkları platonik olmuştur, benim öyle olmuştu. Bakışmanın verdiği hazzı nerede bulduk bir daha. Onun yüzünü görmenin verdiği heyacan! Onun gülümsemesinin hedefi olmanın verdiği sevinç! Geceler boyunca düşünmek, heyacanlara kapılmak ne kadar da güzeldi. Minicik yüreğimle bir kocaman sevgi ve tutku taşımak! Taze bir bahar olarak yeni duygulara alışmak ne kadar da heyacanlı ve güzeldi.Beğeniliyor olmak ne güzeldi. Ne mutluluk verici bir şeydi. Benim ilk aşkım benden bayağı büyüktü. Ben orta sona gidiyordum, kendisi ilkokul öğretmeni imiş. Ama ben kendisine aşık olduktan sonra öğrenmiştim bunu. Daha önce öğrenseydim sanırım duygularımı frenlemek isterdim diye düşünüyorum. Duyunca çok şaşırmıştım öğretmen olduğunu ve irkilmiştim de aynı zamanda.Ne kadar büyük  diye düşündüm.Ama duygularım sanırım daha da büyüktü ve yıllarca okul tatillerinde bakıştık sadece, platonik aşkımla.Kendisi Güneydoğuda bir yerde öğretmenlik yapıyordu. Ara tatillerde ve yaz tatillerinde bakışmanın dışında bir şey olmadı.

27 Nisan 2010 Salı

Bir Ben Vardır Benden İçeri


İçimden bir şey akıp gitti sanki, boş bir çuval gibi oldum bir kaç gündür. Neden böyle oldum bilemiyorum hiç. Öfkem mi azaldı. Beni ben yapan öfkem, hırsımdı. Damarlarımda dolaşan adrenalindi. Şimdi onların gücünden mi yoksun kaldım? Ne oldum?Ben ben olamayacak mıyım? Olacağım elbet, olanlar nasıl olduysa ben de olacağım. Sırça küpümü kırıp dünyaya ben de başımı uzatacağım. Esaretime bir son vereceğim. Bana pahalıya patlasa da. Ben hırçın denizin çocuğuyum, ben haşin bir ananın kızıyım, ben gururlu bir babanın kızıyım,muhtaç olduğum her şey ben farkında olmasam bile damarlarımda mevcut zaten.
Eski ben olma yolunda ilerliyorum, içimde öfke kırıntıları ve kırılmışlıklarımla. Acımdan dolayı bazen uzun oluyor yazılarım, bunu biliyorum. Siz nereden bileceksiniz bunları ki. Sizler başka başka manalar yükleyebilirsiniz sözlerime ama asıl anlamları bendedir o yazıların. Onları ben doğurmuş, ben dünyaya getirmiş olduğumdan ben bilirim nasıl doğduklarını.
Bu bir kendini bulma, yaşadıklarımı sorgulama yolculuğu. Bunu yaparken de sesli düşünmem sanırım bazılarını şaşırttı.Ben kendimle barışık biri olma yolunda adım atarken düşe kalka ilerlemem çok doğal bir süreç. Bu süreçi kendim oluşturup tamamlıyorum. Hiç kimsenin fikrini sormadan, kimseye danışmadan. Daha önce verdiğim pek çok kararda da hep bunu yapmadım mı? İyi ise sefasını sürdüm, kötü ise cefasını çektim. Ama hepsinden de bir ders çıkarmasını bildim.
Bazı arkadaşlaıklar ne kadar güzel, yücedir. Arkadaşın yalancı ise ondan uzak dur, kaç git , ardına bile bakma hiç. Ne kadar sevsende, beğensende sana göre değildir o.
İnsan kendinin arkadaşı ve dostu olabilmeyi başardığında huzurlu olacağından şüphe etmiyorum. Kendini seveceksin, iyi ve kötü yanlarınla sen, sensin çünkü. İstemediğin şeylerin varsa bir çaba gösterip değiştirmeye çalış. Buna gücüm yok diyorsan olduğun gibi kabul et kendini. Seni senden daha iyi kim bilir, kim anlayabilir ki zaten!
Bir ben vardır benden içeri
Bana seni gerek seni

22 Nisan 2010 Perşembe

İçimdeki Ben Olacağım

Sabahleyin buz gibi Ankara rüzgarını karşıma alarak sitede iki turumu müzik dinleyerek ve gökyüzünün soğuk grimsi mavisine bakarak tamamladım.Bu sabah benden başka bir hanım vardı yürüyen ve gayretli bir yürüyüşü vardı doğrusu. Takdir ettim kendisini.
Ben her zaman gibi güvenlik görevlisinin selamından yine nasibimi aldım ve başımla selamına karşılık verdim, geçtim yanından. Spor aletlerinde çalışan bir adam vardı sanıyordum, yakınlaşınca bunun bir bayan olduğunu anladım.
Hatta emin olmak için iki üç defa o tarafa baktım, evet, galiba bayandı.Dün sabah gördüğüm sarışın kız kotlu ve beyaz montlu, elinde kitapları olduğu halde kıvırtarak yürüyüp yanımdan geçti, mi,nibüs durağına gidiyor. Ah gençlik!Ben de öyleydim, yani gençtim, güzeldim ve akıllıydım. Ama şimdi bunların hepsi azalmaya başladı. Akıl dahi azalıyor inanın bana. Sürekli zihni bir şeyle meşgul etmek doğrusu olur. Beyin jimnastiği yani. Tembelliğe alıştırmamak lazım. Öğrenmeye sonsuz açık bir organımız beynimiz. Okulda olduğu zaman gibi şimdi de çok çabuk öğrendiğimi söylemeliyim. Benim için hiç bir zaman zor diye bir ders olmamıştı.Şimdi de Selinle birlikte okuyor ve öğreniyorum yeniden. Derslerdeki tanımların, kavramların isimlerinin değiştiğini hayretle görüyorum, gördüğüm bir şey daha var ki, bilgi kirliliği, bir şeyin özü verilmeye çalışılmadan alt tanımların da aynı anda verilmesi  çocuklarda öğrenmede karışıklığa yol açıyor. Milli Eğitim Bakanlığının Müfredatları sık sık değiştirdiğini bilmekle birlikte kızım okula gidince ne kadar karışmış olduğunu da gördüm.

Yürüyüş bitti ve eve geldim. Zaruri konuşmaların dışında konuşma sesi olmayan eve. Oh! böyle ne güzelmiş yaşamak. Bu da bir nevi özgürlük değil midir? İsteyince konuşuyorsun, istemeyince de susuyorsun, seni bir şey için zorlayan yok, kendinle başbaşa kalıyorsun yani.Kendi dünyanı ön plana koyuyorsun, kendini tanıyorsun, sorguluyorsun, kararlarını gözden geçiriyorsun, artıyı, eksiyi görüp seçimini yapabiliyorsun. Dışardan bir uyaran yok, oh ne rahatlık. Bu senin seçimin. Bunu sen seçiyorsun, daha önce başka şeyleri seçtiğin yada seçmediğin gibi. Ya da seçimlerinden vazgeçtiğin şeyleri de tartıyorsun. Bu öyle kolay ve bildik bir yol değil. Hiç değil. Yeni bir karar aşamasındasın ve bunu kendin yapıyorsun. Bunu sen ve Allah biliyor sadece. Bu yaptığından pişmanlıkların olacaksa eğer bunun sonucuna da kendin katlanacaksın. Bunu göze alacak kadar cesaretin varsa sen bu değişimi gerçekleştirebilirsin ancak.
Atatürk ne demiş: MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR!
Evet, benim muhtaç olduğum güç de içimde, kanımda, zor da olsa onu ortaya çıkarmak, çıkarmaya çalışıyorum ve başaracağıma olan inancımda bir değişiklik yok. Ben bunu yapabilirim, bu değişim istiyorum. Ben; ben olacağım, başkasının beni değil!

21 Nisan 2010 Çarşamba

Yalnızlığın Dayanılmaz Ağırlığı

Bu gün böyle bir yazı yazmak geldi içimden. İnşallah içimdekileri dökebilirm. Bir deneyeyim bakalım nasıl bir şey olacak bu yazı.Yalnızlık üzerine Anadolu'da pek çok atasözü ve özdeyiş olduğunu biliyorum, biliyoruz.Kul; yalnız olmamalıdır. İşte bununla ilgili atasözümüz: Yalnızlık Allah'a mahsustur! 
Evet, gerçekten Allah tektir ve teki sever. Ama kendi şahsında. Kullarını çift yarattğı söylenir. Herkesin bir eşinin olduğu söylenir.Yalnızlıktan söz döndü dolaştı geldi evliliğe. Evlilik müessesindeki eşlerden mi yoksa sosyal hayatımızdaki arkadaşlarımızdan mı söz etsem?İkisini bir yazıda ele almak belki doğru değil ama sadece birini de almayı doğru bulmuyorum açıkcası.
İnsanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa anlaşır diye bir atasözümüzde eş ve arkadaşların veya toplumda birlikte yaşayan insanların izlemesi gereken yolun konuşma olduğu vurgulanmaktadır.Bazı insanlar ilişkilerinde susan taraf olmayı, kendini kapatmayı tercih ederken bazıları ise konuşan, açan ve sorgulayıp çözüm üretmek isteyen taraftır. Susan taraf içinse böyle kişiler çekilmez gelir. Çünkü onlar susmayı çözüm olarak öğrenmişlerdir.Konuşmak çözümsüzlüktür. Konuştukça sorunlar yumağı çözülmez bir hal alır sanırlar. Onlar şöyle düşünmektedirler: Susuyorum, sorun yok,çözüm sağlanmıştır.
Karşısındaki ise şöyle düşünmektedir: Bir sorunumuzu bile oturup konuşamadıktan sonra ne anladım ben bu işten! (Evliliği Kastetmektedir)  
Çift kişilik yalnızlıklar yaşanır, ışıkların aydınlattığı, parlak pencerelerinde yaşama dair insan gölgelerinin görüldüğü evlerde. Çift kişilk yalnızlıklar yaşanır, tv, ve radyo sesinin dşarıya taştığı evlerde. Çift kişilik yalnızlıklar yaşanır cıvıldaşan çocuk seslerinin ve koşuşturmacaların olduğu evlerde.
Yalnızlık kurşun gibi ağırlaşır, top gibi yuvarlanır evin içinde her yerde. Ona dokunmadan, değmeden geçmek için eğilir, kıvrılır, bükülürsünüz de yine ona değmeden yapamazsınız. O her yerde sizinledir. Gülerken, ağlarken, tvi izlerken, konuşurken, yazarken ve uyurken, Uyur uyanırsınız aklınıza gelen ilk şeydir yalnızlık topu.Bazen hayatta yalnız kalmanın iyi olduğu anlardaki yalnızlık gibi değildir bu çekilen yalnızlık. Bu başka birşeydir.Sizi yiyip bitiren, sizi üzen, sizi ölüme götürecek olan başka bir şeydir. Belki bir intahara sürükleyecek kadar sizi melankoli haline getiren bir yalnızlıktan söz ediyoruz.Dayanılmaz ağırdır, kurşun gibi çöker omuzlarınıza, ağzınızdan çıkan sözler bile ağırlaşmıştır sanki.Yaşama hevesinizi tüketmiştir.Mutsuzluk yediğiniz ekmek olmuştur. Yalnızlık mutsuzlukla beslenirken siz yalnızlığınızla birlikte eriyip gidersiniz.Tüketir sizi adeta. 
Yalnızlıkla başedebilmek için kişinin içindeki durumunun farkında olması ilk koşulumuz. Sonrasında kendini meşgul edecek, yapmaktan zevk alacağı bir uğraşı edinmesi veya varsa böyle bir uğraşısı buna devam etmesi ve kendini evden dışarı atması sayılabilecek önemli hususlar olmakla birlikte asıl sorun konuşularak çözümlenemezse bu hususların etkisinin sınırlı olacağı aşikardır.
  
Arkadaşlarınızla daha az yalnızlık sendromu yaşarsınız. Onlar size ailenizden daha yakındır ama daha az sorununuz olur. Arkadaşlarınızla alınganlıklar, küskünlükler olsa da sonu hep iyi biter. O nedenle arkadaşlarından dolayı bunalıma giren birini az görmüşüzdür veya görmemişizdir.Ama sevgisinden dolayı bunalıma girenleri burada ele almayacağız. Onları belki bir başka yazımızda yazabiliriz. Platonik aşklardan bahsedebiliriz. İlk aşklardan söz edebiliriz belki.Unutulmayan ilk aşkların heyacanını satırlarımıza taşıyıp canlandırmak gerçekten güzel olabilir.

18 Nisan 2010 Pazar

Gönlümü Kapattım Sana Hoşçakal Bile Demeyeceğim

Evet, artık gönlüm kapalı sana, yollarına bakmayacağım, geldin mi diye camlara çıkmayacağım. Seni gömdüm bir yerlere, kimseye söylemeyeceğim. Sevgi ise sevgi, güzellik ise güzellik ama mutluluğumu sana vermeyeceğim. Sana, mutlu olduğumu söylemeyeceğim, sen san ki ben ızdırap çekmekteyim, sen san ki yolunu gözlemekteyim. Kendine git kendin gibi bir yar bul demeyeceğim. Demeyeceğim o kadar çok şeyim var ki! Sen bunları hiç bir zaman bilemeyeceksin! Ne acı! Belki ömrün boyunca duymak istediklerindi bunlar. Ama artık kaybettin beni ve bunları.Yıllar yılları kovalarken ben hep şen ve esen kalacağım. Yaşlılık nedir, sevgisizlik nedir bilmeyeceğim. Aşıklarım olacak, benim aşık olmadığım, sevenlerim olacak benim sevmediğim, çocuklarım olacak benim çocuklarım olmayan,daha nelerim olacak, kendimi onlara ait hissetmediğim. Katlarım, yatlarım olacak, içlerinde benim olmadığım, senin olmadığın yerlerde gezip dolaşacağım.